dünyanın en güzel oyuncağı. 13 sene önce kırıldığında çok ağlamıştım.
(Source: eskiesvaplarim)
dünyanın en güzel oyuncağı. 13 sene önce kırıldığında çok ağlamıştım.
(Source: eskiesvaplarim)
(Source: eskiesvaplarim)
Futbolun nostaljisini sevenlerin takip etmesi gerektiğini düşündüğüm yeni futbol blogum. 1990-2004 yıllarında Türkiye’de oynayan, isimlerini unuttuğumuz fakat hatırladığımızda sevindiğimiz futbolcuları hatırlatıyorum.
Takip ederseniz sevinir, katkıda bulunmak isterseniz mutlu olurum.
Yine bir rüyayla karşınızdayım. Biraz eksik hatırlıyorum ama olsun.
Gerçekte cumartesi fizik sınavım var, çalışamıyorum, gerginim (önceki postta yazdığım gibi), bunun etkisinde kalmışım. Kocaeli’de teyzemlerin evine gitmişiz, orada kalıyoruz. Uyandık, annem ve babamla çarşıya gittik. Orada yürürken “Bugün çarşamba, değil mi ya?” diye sordum. Bizimkiler cuma dedi, başımdan aşağı kaynar sular döküldü. Şimdi gerçekte salı gecesi yatıp çarşamba gündüzü kalkmayı planlıyorum ya, yıkıldım ulan. Bizimkiler git çalış, çalışmadan girme dedi. Tamam rahat olun, lise konuları zaten dedim. Ama tutuşmaya devam ediyorum.
Eve gitme planları yaparken bir binaya girdim, bina bizim üniversiteye bağlıydı ve sonradan anladığım üzere Ortaköy’deydi. İçi bina değil dünya sanki. Üst katların birine çıktım. Upuzun, düğün yapılan bir meydan gibi bir yer. İnsanlar doluşmuş bir televizyon programını canlı izliyor. Bir duvara taraf boydan boya uzun bir pankart var. Onun arkasına girip sonuna kadar gittim. Sonunda ünlü bir sunucu var, onun arkasında yüzümü göstermeye çalıştım. Sonra pankart ile duvarın arasına sıkıştım. Bir şekilde çıkıp orayı terk ettim.
Alt kata indim. Kedisi olanların davalarına bakıyorlar. Gizlice onların arasına katıldım. Biraz sırada bekleyip salona girebildim. Dava konuşuyorlardı ama bir arkadaşımla sınıftaymış gibi pencereye yakın bir yerde oturuyorduk. Dışarı bakıyordum, uzun bir binanın temeline doğru çöktüğünü gördüm. “Aaa bina çöktü, bak şurdaki, minare mi ne tam göremiyorum, bak diğer uzun binaların iki katıydı, çökünce diğerlerinin boyuna geldi” diye arkadaşıma anlatırken biri geldi ve ses çıkarmamam gerektiğini hatırlattı. Ben de “aa benim kedim gelmemiş, çıkabilir miyim?” diyerek çıktım. Ve çok üzgün, mahçup gibi davrandım. Sokağa çıktım, twitter’a girip “ortaköy’de levent tarafındaki bir minare çöktü” yazmak istedim. Yazamadan başka olaylara girdik.
Dışarda arabaların yanlarından karşıya geçmekti amacım. Önümde arabalar taşıyan kocaman bir tır olunca çok korktum (Korkuyu hala hissediyorum). Yana doğru kaçtım. Görüntülü bir haberin içine girdim. Sokakta dururken arkadan haber anlatılıyordu ve içinde hissediyordum. Yukarı baktığımda “lappappa tarafından retweet edildi” gibi bir şey yazıyordu. “Haa o retweet ettiyse dinleyelim bakalım neymiş” dedim. Bir adam başkasının kazık teklifini kabul etmiş, karısı çok ona çok sövmüş, kavga etmişler, bunun gibi bir şey. Haberde normal yaşta evli bir çiftten bahsediyordu ama sokakta solumda arabaların yanında yaşlı bir çift gördüm. Ben yanlarına yavaş yavaş yaklaşırken yaşlı adam sopasını bana vurdu. Hemen kaçtım ordan. Koşarak başka bir habere geçtim. Yağ satan bir kadın var, kadın bir muhabir onunla röportaj yapmak için geldi. Hemen yandan ablam ve teyzemin geldiğini gördüm. Satıcı “şu kadar fiyata 2 ölçek yağ alabiliyorsunuz, inanabiliyor musunuz?”, muhaber “gerçekten çok ucuz.” dedi. Teyzem araya girip “Didim’de 3 ölçek alabiliyoruz ama!” dedi. Satıcı gerildi, kızdı, “ee o zaman tebrik edeyim o adamı” diye cevap verdi. Orayı da bırakıp eve gitmek için yola koyuldum. Bu sırada uyandım.
Uyandıktan sonraki düşüncelerim: Oha ne rüyaydı. Aha çarşamba gününde miyiz tekrar, ders çalışabileceğim yani yihaaa! Sanki çalışabiliyorum da… Hava niye bu kadar karanlık? Oha saat 5:30’muş daha. Bu saatte kalktım ve uykumu almış hissediyorum, işte bu! Sonunda!!* Yalnız çok karanlık. Niye bu kadar çok korkuyorum ben :( Hadi interneti açıp tumblr’a yazayım skjldffslkgds.
*Böyle çok erken, ama kendim kalkmayı çok severim de. Geçen sene okul yokken, her şeyden sıkılmışken böyle yapıyordum)
İçimde hep bir yerleri bırakıp gitme isteği var. Okulu bırakma çılgınlığını ikinci kez yapmam tabii ki. İstanbul’dan gitmeyi de okul yüzünden gerçekleştiremiyorum. Haziran’a kadar beklemem gerek. Mayıs gelse, dersler bitse, İstanbul’da kafamın estiği yere gidip gezsem ona da razıyım. Bunları bırakamayınca interneti bırakayım diyorum. Bu her zaman deneyip başaramadığım bir şey. Bilgisayar kapalıyken küçüklüğüme dönüyorum. Yazılar yazmak, resim çizmek, org çalmak, koltukta oturup dışarı bakmak, televizyon izlemek, bunun gibi şeylerle zaman geçirmekten haz alıyorum. Satranç oynamak var bir de. Ama bunun için bilgisayara ihtiyacım var. İnternete girmeden bilgisayardan sadece film izlemek veya satranç oynamak, yapabilir miyim bilmiyorum. Yapabilirsem çok güzel olur. Ders çalışmaya vaktim olur. Şu aralar (okul başlayalı 5 hafta oldu) ne dersleri dinliyorum, ne de evde ders çalışabiliyorum. Tek şansım havuz derslerini liseden kalma bilgilerle atlatmak. Hiç bu kadar rezil bir öğrenci olmamıştım. Aksine eskiden çok çalışkandım. Hala ders çalışmayı içten içe seven ve başarılı olmaktan gurur duyan biri olduğum için bu durum beni çok rahatsız ediyor. Mutsuz olduğum zamanlarda kendimi kontrol etmeyi beceremiyorum, yapmam gereken şeyleri yapamıyorum. Salıyorum kendimi. Duyduğum rahatsızlıklar beni iyice mutsuz ediyor. Ben de gelip buraya yazıyorum işte. İyi günler dilerim. Film izleyeyim en iyisi. Film izledikten sonra gaza geliyorum, uyuyana kadar etkisi sürüyor. Belki o ara ders çalışabilirim.
çok kral insanlar var twitter’da. çok seviyorum onları. çok değerliler. canlarım benim. çok iyi olmaya devam edin. sizinle konuştukça veya tweetlerinizi okudukça huzur buluyorum. mutlu oluyorum.
Gece geç uyumaya alıştığım için dün gece kötü geçti. Sabah sınav olduğu için erken yatmalıydım ama deliksiz uyku uyumak için erken yatmamaya karar verdim. Kazım, Honduras filan derken twitter’da zaman geçirmişim biraz. 2 gibi yatmıştım sanırım. Yeteri kadar geç sandım ama yine uyuyamadım. Berbat bir geceydi. Sürekli uyanıp mutfağa gidip su içtim.
Bu akşamki muhteşem gündüz uykusuyla telafi ettim. Sabah kalkma zorunluluğum olmadığı için bu gece uyku sorunu çekmem diye düşündüm ama cık, olmadı. Uykum bastırınca saat 2-3 gibi yattım. İki kez su için kalktım yine. Ve çok korkutucu bir rüyayla tamamen uyandım.
Rüyanın kahramanları ben ve Yiğit (https://twitter.com/#!/lunatic1905 en iyi arkadaşlarımdan biri olur kendisi). Cumartesi günü son sınavıma girip Kocaeli’ye gideceğim. Birkaç hafta orada kalacağım. Yiğit’i görme fırsatı da olacak. Rüyamı bu etkilemiş olmalı, amaaa neden korkutucu ki?
Lise zamanında servisle geçerken çok gördüğüm bir halı saha vardı. Rüyamda onun hemen karşısında bir evde oturuyordum. Sokaktayken Yiğit’in arkadaşlarıyla halı sahadan çıktığını gördüm, yaklaştım onlara. Beni maça davet ettiler -Bizimle oynamak ister misin? +Evet ama gidiyorsunuz. -Çeşmeden su içip geleceğiz. +Tamam hazırlanıp geliyorum hemen.
Eve çıktım, çıktıktan sonra neler yaptığımı hatırlamıyorum. Nedense aşağı inmedim, bütün günü evde geçirdim. Bilgisayarın fişini prize takmaya yeltenirken Yiğit belirdi. O olduğunu biliyordum ama Gourcuff şekline girmişti. Maça gitmediğim için bana kızgın olduğunu biliyordum. Ben fişi taktım, o çıkardı, ben taktım, o çıkardı. Çok garip bir savaşa başladık böylece. Sonra prizi bir şeyle kapattı.
Tamamen yanabilen çubuk şeklindeki bir maddeyi kullanarak savaşmaya başladık. Bir tarafını yakıp birbirimizin yüzünün dibine tutuyorduk. En son o benim yüzüme tuttu. Tutarken şeytan gibi gülüyordu, değişik sesler çıkarıyordu. Çok korktum ve uyanıp rüya olduğunu fark ettim. Hiç böyle korkutucu rüyalar görmüyordum. Akşam korkutucu film izleyince olur filan derlerdi ama izlediğim film Salak ile Avanak gnsedjfdolfkjfdlk. Neyse, en azından rüya görmüş oldum. Hiç yoktan iyidir diyerek yolluyorum postu.
gece çok ilginç bir rüya gördüm. hemen anlatayım. (tumblr sayfam rüya anlatma sayfasına döndü ama neyse)
yazlık bir kasabadaydık. bir yerde maç izleyecektik. ama evin içinde bir yer gibiydi. oturacak yer arıyordum. ingilizce konuşan bir aileyi gördüm. yanlarına oturmak istedim, izin verdiler. böylece serüven başlamış oldu.
o gün maçı izlediğimizi hatırlamıyorum ama televizyonda maç haberleri vardı. yaklaşıp rangers’ın maçı ile ilgili haber olduğunu duydum. masaya döndüğümde ailenin annesi, oğluna “fc ile ilgiliymiş, senin celtic değil” diyordu. annesi de ryan giggs’in annesiydi. ama çocuk giggs değildi. (burada @demirtanik’in @mcdennis08’e rangers maçını sorması ve benim iddaa oynarken celtic maçını görmemden etkilenmiş olabilirim. neden rangers’a fc diyorlardı bilmiyorum. iskoçya’da tuttuğum takım celtic, sevmediğim rangers. danimarka’da tuttuğum aalborg, sevmediğim (fc) kobenhavn. ve kısaca fck olarak biliniyorlar. bununla ilgili olabilir o fc. yatmadan önce ryan giggs: true red’i izledim. annesinin rüyama girmesi de burdandır. kötü huy aramayın hehe. tatlı kadın.)
yazın geri kalanında yarım yamalak, hatta bildiğin yetersiz ingilizceme rağmen çok iyi arkadaştık. hep benim yanıma gelip benimle konuşuyordu. galatasaraylı da olmuştu. orada bilgisayarım yoktu. twitter’a girebilmek için onun cep aletini kullanıyordum. alet hiç kullanışlı değildi ama. ve ekranı küçüktü. burdan iskoç dostuma şikayet ediyorum. git yeni bir şey al kardeşim.
aramız çok iyiydi. bir kere ben herkesle birlikte otururken gelip beni çağırdı. birlikte boş gözüken bir yere geçtik. arkamdan kuzenim geldi. niye geldiğini sorduğumda seni merak ettik dedi. çocuk geldiğinde beni elimden tutarak almış. yanlış anlamışlar. endişelenmişler. asşklgjesdfklg. ulan ya.
neyse, tatil böyle geçmiş. tatilin hepsini gösterecek değiller ya. zamanımız kısıtlı. bir gün içerde galatasaray maçından haber beklerken babam dışardan hızlıca pencereye geldi, benimle konuşmak istedi. ben işim var sonra dedim ama ısrar etti. galatasaray’da biri sakatlanmış, 6 ay yokmuş dedi. korkup araştırmak istedim. içeri baktım iskoç arkadaş uyuyordu, ondan giremedim internete haliyle. ablam gel cep telefonumdan bak dedi ama kabul etmedim. eve gidiyoruz nasıl olsa, evde bakarım dedim. ayhan mı sabri mi sakatlanmış derken (aa bu kaptanlık mevzusu değil mi? ama rüyada sakatlık.?) fark ettim bulunduğum yer minibüse dönüşmüş. yoldayız gidiyoruz. servis gibi insanları evlerine bırakıyoruz.
ben biriyle indim ve tek başıma yukarı doğru yollarda yürümeye başladım. liseden iki arkadaşım ortaya çıktı ve onlarla top oynayarak ilerlemeye başladık. (liseden biri bu yazıyı okuyorsa, okan ile ismail. ismail ile top oynamak? wtf?!) bu iki arkadaşın özelliği de numara sırasında benden sonra gelen iki kişi olmaları. ben en baştaydım. rüyaya dönelim. ben iyi koşuyordum. okan da çok hızlıydı ama çok takılıp düşüyordu. ismail iyi değildi, bizi duraklatıyordu. :/ biraz ilerleyip teyzemlerin sitesinin içine girdik. orda bir adam çıkıp hemen kızmaya başladı arkadaşlara, ben size kaç kere diyeceğim yapmayın diye… arkadaşları ufak ufak kovalamaya, topa vurmaya başladı. “abi naptı bunlar? niye bu kadar kızgınsın?” dedim. “o kadar diyorum burda top oynamayın. hala gelmiş top oynuyorsunuz.” diye bağırmaya başladı. “abi iki kere olmuş, affet.” demeyi düşündüm ama demedim. kızdı kızdı sonra “elinizi uzatın yemin edeceğiz” dedi. herkes elini uzattı, adam bir şeyler söylemeye başladı. “burada bir daha top oynamayacağım” gibi cümleler bekliyorum ben. adam “kızımı koruyacağınıza yemin ediy..” derken hemen bırakıp hızlıca yürümeye başladım. ilerledim. arkadan bir kız bağırdı, “işte sen böylesin. bu hep böyle. hep gidiyor. senin ismin bundan sonra git olsun.” ben de düşünüyorum, “naptım sanki? öyle yemin mi olur lan?”.
rüyanın burdan sonrası kısaca özetlendi. filmlerdeki gibi, geri kalan zamanda karakterlerin neler yaptığını anlatmaya başladı bir ses. ben ünlü olmuşum, lakabım da “yat” olmuş. git olması lazımdı ama yata dönüşmüş nasıl olmuşsa. bir de rüyanın en ilginç yanı. iskoç arkadaşla yeni bir ülke kurmuşuz. adı da “yatçılar” olmuş. almanya ikiye ayrılmış, sağ tarafı onlara bırakıp sol tarafı kendi ülkemiz için almışız. oha, rüyamda almanya’yı tekrar parçaladım.
böylece bir rüyanın sonuna geliyoruz. ben uyanıp bilgisayarı açıyorum ve bunları unutmamak için yazıyorum. evde internet yok. didim’den yeni nakil yaptırdık. daha doğrusu yaptırmak istedik 3 gün önce. artık 1 haftada mı, 2 haftada mı gelir bilemem. ulan ttnet. yarın teyzemlere gidip onlardan internete gireceğim. bu yazıyı internete kopyaladığımda oraya gitmiş olacağım tabii.
14.08.2011 03:33
Çok kötü durum, gerçekten. O muhtaç kaldığınız, oralardaki tek (veya en uygun) işletme ne sunarsa onu alabiliyorsunuz. Bulduğunuzu oynayabiliyorsunuz. Yıllarca yazları bir önceki oyunu oynadım ben, zorunluluktan. Yıl boyunca PES 6 oynuyoruz. Tatile gidiyorum, pc kışın kaldığımız evde kalıyor tabii. Mecbur pes’i dışarda oynayacağız. Gidiyorum PES 5 var, onu oynamak mecburiyetinde kalıyoruz bütün yaz. Sonra PES 2008 çıkmış sene başında. Sene sonunda yaz gelince gidiyorsun oraya, PS3 yok. Hayda, dön PES 6 oyna. Sonraki sene PES 2009 çıkmış, yazın gidiyorsun PES 2008 var. Gündemi bir sene önceden mi takip ediyorlar anlamadım. Bir de turistlerin az çok olduğu bir yer. Biri demiyor mu yahu 2009’dayız biz ne PES 2008’i? YAZIKLAR OLSUN!! Neyse ki laptop alarak bu sorundan kurtulmuştum geçen sene. 22 gün sonra gittiğimde yine de bakacağım oraya FIFA 11 koymuşlar mı diye. FIFA’yı geçtim PES 2011 koysunlar geride kalmasınlar bari.
Bugün garip bir rüya gördüm.Biraz önce, yani saat 10’da kalktım. Uyanınca hemen bilgisayarı açtım ve buraya girdim, yazmak için.
Aslında bundan önce bir rüya daha vardı ama net hatırlayamıyorum. Tatildeydik. Plajda bir yerlere girince gizli geçitler çıkıyordu. O geçitlerden bazıları hapishanelere çıkıyordu falan. (Belki şu anki durumumun çok tehlikeli olduğunu, ders çalışmam gerektiğini gösteren bir rüyadır askşldfj. Okulda test çözerken başlıyordu çünkü.)
Neyse diğer rüyaya geçelim. İstanbul’dayım. Birkaç arkadaşla geziyoruz. Akşam TT Arena’da GS-FB maçı var. Herkes maça gitmek için ayrılıyor. Benim biletim yok ama ben de peşlerinden gidiyorum. Maça girmeyi kafama takmışım. Elimde az para var. Yolda giderken birilerinden borç almaya çalışıyorum. Kimse vermiyor. Yalnız TT Arena’ya giderken çok değişik yerlerden geçiyoruz. Geçen ay ilk kez gitmiştim stadyuma, yer altında geçtiğimiz bir sürü yoldan ve dönerken koştuğumuz maratondan etkilenmişim galiba aksşlflads. Rüyada geçtiğimiz yollardan biri topraklı alandı. Hava karanlıktı. Bir sürü işçi kazı çalışması yapıyordu. Biri “lambaları alıın” diye bağırdı. “Kazmalar ayağımıza gelmesin diye uyarı yapıyorlar galiba” diye düşündüm. Patika vardı, ordan geçtik. Biraz yukarı çıkınca şehre geri döndük. Dar bir sokağa girdik. Orası Fransız kokan (!) (bilmiyorum anlamını. ordan geçerken Fransız bir şeyler hissediyordum işte asşklfgdsşl) herkesin dışarda masalarda oturduğu bir sokaktan geçiyorduk. Ama geçerken yandakilere dokunmamaya çalışıyorduk. Dokunduğumuzda sinirlenip bize vuruyorlardı. Oradan korkarak geçtim. Sonra kendimi uçakta buldum. Kare şeklinde bir uçaktı. İçinde dönüp dolanıyorduk sürekli. Dar sokaktaki gibi geçmeye çalışıyorduk. İki tarafta birer koltuk vardı. Koltuklarda alfabetik sıraya göre futbol yıldızları oturuyordu. Her Avrupa takımından, genç yaşlı, Zidane gibi futbolu bırakanlar da var. Oradan geçerken de onlara dokunmamaya çalışıyorduk. Bazıları sıcakkanlıydı, geçenlerle tokalaşmaya çalışıyordu. Bana en çok iyi davranan Ferdinand, ondan sonra Giggs oldu. Daha ben gelmeden tokalaşmaya çalışıyordu. Geçerken birinin kolundan tuttum tokalaşalım hop hop dedim. Sinan Bolat’ın konuş ak demesi gibi. (http://www.youtube.com/watch?v=ZJlde3DvSHM) Ama hangi futbolcu olduğunu hatırlamıyorum. Scholes’u gördüm bir de. Gazete okuyordu ama yüzü görünmüyordu. Saç renginden tanıdım. Bu uçak sahnesinde Turkish Airlines reklamından etkilenmişim sanırım. A’dan Z’ye futbolcuları gezdik. Sonlarda Zidane vardı. Z bittikten sonra A’ya geçtiğimizde durun burda bitti, daha fazla dönmeyelim dedim arkadakilere. Durduk. Ayakta durduğum yerin yanında iki tane boş koltuk vardı. Birine geçtiler. Bir tanesi boş kaldı. Ben ayakta dururum biri gelsin kim gelsin diye söylenirken Selin geldi. Twitter’da selinlker, tumblr’da bubblespg isimli arkadaş. Onu çağırdım, gel sen otur diye. Oturdu. Biraz konuşutuk. Sonra geldik, uçaktan indik. Bazı yollardan geçtik, gerçektekine benzer bir maraton başladı. Herkes koşturmaya başladı. Değişik yollardan geçtik. Yollardan geçerken acaba Elmander oynar mı diye düşünüyordum. Ligin son maçı ama transfer sezonu başladı ya, kadroya alabiliyorlardır belki dedim kendi kendime. En son geçmemiz gereken bir yer vardı sanırım. Ama herkes hızlı gitti, birden gözden kayboldu. Bundan sonra nereye gideceğimizi biliyordum. Okul girişi gibi bir yerden girdim. Normalde girişte güvenlikçi olurdu. İçeri baktım ama yoktu. Onu boşverip biraz ilerledikten sonra birden bir asker belirdi. Arkadaki kapı kapandı. Kocaman bir satranç tahtası çıktı. Etrafında perdeler vardı. Perdeden çıkıp askere baktım. Burdan çıkabilmek için bunu çözmen gerekiyor dedi. Satrançta yenmem mi gerekiyor, başka bir şey çözmem mi gerekiyor anlamadım ki diye söylenerek girdim. O filini getirmişti sanırım. Ben atımı onu yiyebilecek bir yere getirdim. Askere baktım, tekrar tahtaya baktığımda filin atı yediğini gördüm. Oha noluyor dedim ama devam etmek zorunda kaldım. Biraz açımı değiştirince tahtada bozukluk olduğunu gördüm. Çapraz bakınca beyaz kareler, yanında siyah kareler, sonra beyaz gözükmeli. Ama ben bakınca beyaz ile siyah arasında koyu gri kareler gözüküyordu. Öyle garip bir şeydi askşfjlglş. Aaa bu tahta hileli diye bağırdım. Asker kazandın geçebilirsin dedi. Satranç tahtası kayboldu. Eski haline döndü orası. Sonra birden askere karşı yakınlık hissettim. Arkadaşım olmuş gibi. Konuşmaya başladık. Abi ben maça girmek istiyorum ama biletim yok, bir şeyler ayarlayabilir misin dedim. Iııı derken içeri büyük ve biraz yaşlı bir adam girdi. Çocuk (asker) hemen kalktı hoşgeldiniz albayım falan dedi. Ben de hemen hazırola geçtim. Aman saygısızlık yapmayayım diye dimdik dinledim onları. Albay karısından, ailesinden bir şeyler bahsetti. Normal normal konuşuyorlardı yani. Albay ben artık kalkayım dedi. Sustular. Çocuk bana dönerek “bu arkadaş sizden bir şey rica ediyormuş” dedi. Titremeye başladım. “maça girmek istiyormuş, bir şeyler yapabilir misiniz?” dedi. Başka bir kapı vardı. Albay oradan geri giderek dışarı baktı. Deniz kenarındaydık. Ama ege sahili gibiydi. Orada uzaklara baktı. Bir süre baktı. Uzakta “….lerden oluşan bir ada var görüyor musun” dedi. Noktaların yerine bir şey demişti ama şimdi hatırlayamadım. Görüyorum diyecektim ama göremedim. Yalan söylemeyeyim diye göremedim dedim. “Neyse boşver, gelin bakayım” dedi. Başka bir kapıdan çıktık. Ormanlık alanın üstündeydik. “Burdan aşağı halatla gideceksiniz” dedi. Aşağı baktım halatla yere iniyorduk. Halat devam ediyordu. Ama halatın üstünde siyah garip bir kedi türü vardı. Asker çocukla birlikte halatla aşağı indik. Yerde de halatı takip ettik. Halat önümüzde büyük bir taştan oluşmuş duvarın önünde ikiye ayrıldı. Biri soldan, diğeri sağdan yukarı çıkıyordu. Ben soldan gittim, çocuk sağa gitti. Halatlar çamaşırlara bağlanıyordu. Oradan sonra yukarı çıkıyorduk. Ben tam çıkarken çocuğun halattaki çamaşırların caaart diye yırtıldığını ve çocuğun yere düştüğünü duydum. Çıkayım ordan bir şey uzatarak getiririm dedim. Orayı çıktım. Görüntü birden twitter gibi bir şey oldu. Eski twitterın yazı girdiğimiz boşluğu ile ilk yazı arasındaki boşlukta gibiydim. Stadyumun üstünde gibi hissettim kendimi. Biraz daha ileri gitsem düşecekmişim gibi. Ama maçı göremiyorum. Aşağı sarkıtmak için bir şey bulamadım. “Saçlarımın uzumasını bekleyip ona sarkıtsam mı? Ne saçmalıyorum ulan. O kadar bekleyemeyiz. Sen gelemiyorsan ben de gitmem diye aşağı inip onu sevindirsem mi? İyi arkadaş oluruz filan.” Tekrar twitter ekranına döndüm. Maçı nasıl göreceğiz derken bir tuş buldum. Bastım. Maç için bir pencere çıktı ama televizyon yayını. Ulan hani maça girecektik bu ne diye söylenirken skor ekranı geldi. İlk yarının sonlarındaydık. 2-4 yazıyordu. Yaa of yine mi yeniliyoruz ulan derken rüya bitti. Uyandım. Bunları yazmak için hemen bilgisayarı açtım. Şimdi ders çalışmaya gidiyorum. İyi günler.
oha :(
Noir Désir - Le vent nous portera.
Şimdi herkes “oğlum bak git”li postlar atacak falan.Artık...